Bismillahirrahmanirrahim
Çanakkale'yi (nasıl) anlamalıyız! - YA-RABBİ SANA TESLİM OLDUK.AFÜV İSMİNİN HURMETİNE BAĞIŞLA BİZLERİ.. - Blogcu



YA-RABBİ SANA TESLİM OLDUK.AFÜV İSMİNİN HURMETİNE BAĞIŞLA BİZLERİ..

20/9/2009 - Çanakkale'yi (nasıl) anlamalıyız!

YazdirE-mail
Yazan Habib FİDAN   
Cuma, 20 Mart 2009

Oldum olası Mart ayının bizim için millî ve manevî bakımdan bir tefekkür ayı olması gerektiğini düşünenlerdenim. Zira İstiklâl Marşı’nın 12 Mart’taki kabul yıldönümü dolayısıyla İstiklal Savaşı ve Çanakkale Savaşı’nın

yıldönümü ile bunların odak noktasında bulunan iman şâirimiz Mehmet Âkif söz konusu olunca; bizi biz yapan değerler, var olma nedenimiz, misyonumuz ve tarihten gelen gâyelerimize olan yakınlık veya uzaklığımız hakkında bir özeleştiri yapmak, kaçınılmaz bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bunun içindir ki; “bildik satırlardan dem vuruyor” gibisinden klişe laflara inat, nirengi noktamızı oluşturan böylesi bir olguyu sürekli zihinlerde canlı tutmak hemen hepimizin görevi.

Bu bağlamda her Mart ayında, bir fert olarak, 12 Mart İstiklal Marşı’nın kabul yıldönümü nedeniyle İstiklal Savaşı ile 18 Mart 1915 Çanakkale Savaşı yıldönümünün verdiği sorumlulukla Yahya Kemal’in dediği “Anne vatan”da üzerime düşenin ne kadarını hakkıyla yapabildiğimin iç hesaplaşması içinde olurum. Hele hele kimsesizliğin sınırsız açık denizlerinde âvâre bir şekilde gezen tanımsız bir neslin ayak seslerinin tepinmelerini duydukça kulaklarım ve gördükçe gözlerim; Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’de çizdiği, hemen her köşede meydana gelen manevî değerlerden bir kopuşun boşluğu içinde tarihine, milliyetine yabancı, dinî, imanî, itikadî ve ilmî anlamda içi boş çuval gibi yetişen bir neslin serseri rüzgâr gibi ortalıkta dolandığı sahnelerin verdiği vicdan azabıyla yanarım. Sahi, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana bize emanet bu topraklarda vatana, bayrağa ve en önemlisi de vatan, iman ve bayrak uğruna cânı, cânânı ve yeri geldiğinde bütün malını veren ecdâda lâyık olacak neler yaptık? Dahası, geçmişte yaşanmış söz konusu badirelerden nasıl bir ders çıkardık?

Çanakkale sılamızdır!

Evet, “Çanakkale içinde aynalı çarşı/Ana ben gidiyorum düşmana karşı” nağmesini duyduğumuz vakit, “Git oğlum, ya gazi ol ya şehid! Ben seni bugünler için doğurdum/ Damarındaki kanı helal sütle yoğurdum” türünden ağıtlar yakan anaların, genelde 15,18, 20 ve daha nice yaşlarda şehadet şerbetini içen kınalı kuzularını gözlerini kırpmadan yolladıkları Çanakkale bize ne anlatır? Mesela Seddü’l Bahir’de bir taburluk mevcutla üç tümene karşı savaşan, bedenini bu vatana adamış ve ruhuyla da Allah’a susamış 67 kişilik bir mevcutla Ertuğrul Koyu’nda 6000 düşman askerine karşı direnen ecdadın amacı neydi? Evet, nefsine uymamak için ayağını taşlara, ağaçlara bağlayacak kadar “Bedrin aslanları” gibi şanlı olan ecdadın tek amacı vardı. O da, İstiklal Marşı’nda, “Canı, cananı bütün varımı alsın da Hüda/Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda” gibi mısralarda ifadesini bulan iman, vatan, bayrak ve namusu koruma amacı…

Düşünmek lazım: Döşenen mayınlardan kurtulan Ocean zırhlısı geçtiği tüm tabyalara cehennem yağdırırken, İstanbul’a gidip Ayasofya’ya çan takmak için sabırsızlanırken çaresiz oturuşlar, ağlamalar ve dualar arasında aslanlar gibi kükreyen Havranlı Seyyid Onbaşı’nın “lahavle”yi çekip 276 kiloluk top mermisini insanüstü bir gayretle sırtlayarak namluya vermesi ve tekbirle ateşledikten sonra Ocean’ı bacadan vurması bize ne anlatır? Peki ya Bigalı Mehmet Çavuş’un, Korkuderesi ve Cesarettepe’de ölüme meydan okurcasına lağım tünelinde 22 arkadaşıyla beraber canla başla son nefesine kadar yaptığı mücadeleyi hangi kelime ifade eder!? Hangi kelime lağımdan oluk oluk akan kanı tasvir edebilir!? Sahi, bir Anzaklı askerin annesine yolladığı mektupta,“Üzerimize hep yeşil sarıklı Türk askerleri geliyor, ancak gece ölü ya da yaralı tespitinde yeşil sarıklıları göremiyoruz” diye belirttiği durum, ecdadın nasıl bir mukaddes dava için vatan savunması yaptıklarını bizlere anlatmıyor mu? Evet, vatan savunmasına koşan ecdad, “Yetiş ya Muhammed, kitabın gidiyor” gibisinden nidalarla düşmana karşı koymuş, ebedî âleme göçünce de, “Şükür ki son nefesimizde de Resulullah’ın sancağı altında can veriyoruz” demişlerdir…

Bilgisizliğin en tehlikeli türü: Kendi kendisinden habersiz bilgisizlik

Aslında buna benzer fedakârlık sahnelerini anlatmaya sayfalar yetmez. İşin garibi, bunca fedakârlıkla emanet bırakılan vatana yapılan ahde vefasızlık sahneleri de bir o kadar çok. Nitekim Çanakkale ile ilgili detaylı bir araştırma yaparken, internet ortamında paylaşıma sunulmuş bir röportaj, bu bağlamda dikkatimi çekti. Bir yerel TV kanalı, Çanakkale Şehitlerini Anma Günü dolayısıyla sokakta gençlere rasgele sorular sormuş. Cevaplarsa, yedi yahut on yaş arası çocukların cevapları sanki.

-Çanakkale Savaşı’nı Japonlara karşı mı yaptık?

-Bilmiyorum. (İyi ki bilmiyor!)

-Peki o savaşta Yunanlıları denize döktüğümüzü biliyor musun?

-Evet biliyorum. (Çanakkale’de Yunanlılar yoktu.)

-Bu savaşı Ruslara mı Japonlara karşı mı yaptık?

-Japonlara karşı… (Zaten İtilaf devletlerinin amacı Rusya’ya yardım etmekti, üstelik bu savaşta Japonların esamesi bile yok.)

-Peki o tarihte başbakanımız kimdi?

-Ya ben sayısalcıyım, o yüzden pek bilmiyorum.(En büyük mazeretlerdendir!..)”

Bu konuşmayı izleyince, trajikomik bir sahneyle karşı karşıya olduğunuzu düşünseniz de istisna diye bakabiliyorsunuz. Ancak sonraki, daha bir trajikomik:

-Bu yıl Çanakkale Savaşı’nın 70. yıldönümü(Aslında değil…)

-Ağabeyciğim biz Türk’üz… Bizim kanımız vatana helal olsun… Orda 250 bin şehit vermişiz, helal olsun yani… Şu anda aynı şey olsa, bir milyon kan daha helal olsun… (Ne sordu, ne buldu? İşte içi boş hamaset edebiyatının somut hâli!)

-Peki biz o savaşta Amerika mı Rusya ile mi savaştık?

-Rusya’ya karşı…(!)

-Peki, Amerika o zaman hangi taraftaydı?

-Amerika her zaman Rusya’ya karşıdır. Çünkü ikisi de süper ve dünya devleti olmaya çalışıyordu. Tam karşısında olmasa da gizliden gizliye bir düşmanlık besliyordu yani… (Geçmişe dönük böylesi cehaletle örülü genel kültür nerede görülmüş dostlar!)

-Peki Anzak askerleri Japon askeriydi, değil mi?

-Evet... (Avustralya ve Yeni Zelanda askerleri olacak)

-Niye geldi Japonlar?..

-O kadarını bilemeyeceğim…(Bilmese, daha iyi olur.)

-Peki, o zamanki Türkiye’nin cumhurbaşkanı kimdi?

-Kenan EVREN’di herhalde… (Cehaletin de böylesi!)

Aslında bu tablo, Aydın Sayılı’nın “Toplumların en büyük düşmanı bilgisizlik ve bilgisizliğin en tehlikeli türü, kendi kendisinden habersiz olan bilgisizliktir” şeklinde belirttiği perişanlığın doğurduğu bir sonuçtur. Nitekim etrafımıza dikkatli bir nazarla baktığımızda, “bilgisiz olduğundan bihaber olma” durumuyla ilgili hâl-i pür melalimizin gittikçe daha fena bir seyir izlediğini görmemiz mümkündür.

Hadi diyelim ki bu, sokakta yapılan bir röportaj. Peki ya Adana’da yaşanan olaya ne demeli? Adana Valisi İlhan Atış, denetim için gittiği bir lisede öğrencilere 'Çanakkale Savaşları’nın nerede yapıldığını sorar. Lise 1 öğrencilerinden kimse cevap veremez. Aynı soruyu lise 3 öğrencilerine de sorar; yine bilen çıkmaz. O zaman “Çanakkale Savaşları nerede oldu? Çanakkale Savaşları Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde mi oldu, yoksa Kars ile Sarıkamış arasındaki bir yerde mi oldu?' diye şaşırtıcı bir soru sorunca, uzunca bir tartışmadan sonra(!) karar verirler: “Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde (27 Mart 2008, Milliyet).”

Ahde vefasızlıktır yaşanan

Bütün bunlara şâhit oldukça, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşen ecdadın emaneti olan bu vatana nasıl sahip çıkılacağıyla ilgili şüpheler doğuyor içime. Sahi bir hilal uğruna batan güneşlerin, istikbalde hayal ettikleri nesl-i cedidin bu hâl-i pür melali, ahde vefasızlığın en âlâsı değil de nedir? Zihnimden akıp kalbimin süveydasında bir tortu bırakan, Âkif’in vasiyet niteliğindeki “Asım'in nesli... Diyordum ya... Nesilmiş gerçek/İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmiyecek” mısralarını oluşturan kelimelerin her biri, mâzisiz ve istikbalsiz, hissiz, hareketsiz ve leş kesilmiş olan ömürlerin heder olmasına bir âh olup kimsesiz mahzenlerde yankılanıp boşluğa yuvarlanıyor sanki. Dahası, İzmir Devlet liselerinde yapılan bir araştırma, kederimi büsbütün artırmaktan başka bir işe yaramıyor. Evet, “Her üç liseliden birinin cinsel deneyimi var(11.03.08/Sabah)” şeklinde yapılan tespit, bizi ayakta tutan önemli dinamiklerden olan “iffet”in ne kadar zedelendiğini ve bunun da Âkif’in dediği “millet-i merhume” talihsizliğine doğru tehlikeli bir gidişatın ipucu olarak göründüğünü bilmem söylemeye gerek var mı?

Evlad-ı fatihan nereye?..

Bunun yanında hemen tüm araştırmalar, kitap okuma alışkanlığımızın düşük seviyede olduğunu gösteriyor. Mesela Çocuk Vakfı’nın “Türkiye’nin Okuma Alışkanlığı Karnesi” adı altında yaptığı bir araştırma bu konuda ne kadar geride olduğumuzu anlatıyor. Düzenli kitap okuma alışkanlığının binde bir oranında seyrettiği ve gençlerin yüzde 70’inin kitap okumadığı sonucu çıkan araştırmanın verilerine göre, Türkiye’de temel ihtiyaç sıralamasında 235. sırada yer alıyor kitaplar. Araştırmanın daha bir ilginç tarafı şu ki, Türkiye'de nüfusun yüzde 40'ı hayatı boyunca kütüphaneye gitmemiş, yüzde 31'i birkaç kez gitmiş, düzenli bir şekilde okumak amacıyla da sadece yüzde 8’lik bir oran kütüphaneye gitmiş. (haber7.com; 07.09.06)

Peki ya Ankara Ticaret Odası’nın 30.04.2005’te Dünya Ölçeği’nde Türkiye Gerçeği Raporu (http://www.atonet.org.tr/yeni/index.php?p=281&l=1) başlığı altında yaptığı araştırmaya ne demeli? Söyler misiniz, kumar oynamada dünya ikincisi, alkollü içki tüketiminde dünyada üçüncü, taklitçilikte, korsan yazılımda, aleyhine en çok insan hakları ihlali başvurusu yapılan ülkeler sıralamasında üçüncü, sigara tüketiminde dördüncü, rüşvet ve ateşli silahlarla cinayette sekizinci olan bir ülkede, “Bu mu yüzde 99’u Müslüman ülke Türkiye’nin gerçek yüzü? Neler oluyor bize yahu? Evlad-ı fatihan dedikleri bu mu?” gibi esefler yükselmez mi yüreğimizin derinliklerinden?

Kim bilir cedd-i şehid konuşabilseydi şimdi, belki de Âkif’in dilinden, “Kasr-ı Gülşen’sin evet, lâkin gönüller şen değil!/Durduğum, mâzine hürmet, yoksa neşvemden değil/Var mı loş sinende ‘canandan’ kalan nur izleri?/Ey yeşil yurt, istenen senden odur, sînen değil…” diye vatana eseflenmekten ve bastığı yerleri toprak diyerek geçip altında kefensiz yatan evlâd-ı fâtihanı tanıma zahmetine katlanmayan nevzuhur nesle de, “Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var! /Bakmayın, hem tükürün çehre–i murdarımıza! /Tükürün: Belki biraz duygu gelir arımıza!” şeklinde hitap etmekten geri durmazlardı.

Tarih hafızamızdır…

Chillon der ki: “İnsanın değeri ve büyüklüğü, geleceği görebilme yeteneğine sahip olmasıyla mümkündür. Bu da tarihini iyi bilmekle mümkündür”. Bu açıdan kendimizi tanımamız, tarihimizi hakkıyla tanımak ve ne olduğumuzu bilmekle mümkündür. Ne olduğumuzu bilmek de okumak ve okuduğumuzu hayata geçirmekle mümkündür. Zira unutulmamalı ki, üzerinde yaşadığımız Anadolu hem yeraltı ve yerüstü zenginlikleri hem de bulunduğu konum bakımından dünyanın cazibe merkezidir. Bu yüzden burada yaşamak bir bedel ister. Bu bedel de tarihî bir şuurlulukla “devamlı uyanık olma” ve “kendimiz olmak”tır.

Bunu başarabildiğimiz ölçüde bir daha Çanakkale, Kurtuluş Savaşı ve benzeri trajedileri yaşamayız. Evet, bu topraklarda özgür ve huzurlu yaşamak ve “bâki kalan gökkubbede bir hoş sada” bırakmak için bu elzemdir vesselam...

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2009-09-21 16:42:53 - Ömrünüz Ramazan, ahiretiniz Bayram olsun...

Yazan: umeyme
Çok eskidendi belki el öpmeler, kenarı dantelli mendiller içinde şekerler,
avuca zor sığan kocaman demir banknot bayram harçlıkları

Postacının getirdiği, uzaktaki dostların bayramı
kutlayan bayram kartları...

Aniden yok oldular, yittiler eskilerde bir yerlerde.

Yıllarca sadece seyahate gidenler tesadüfen karşılaştılarsa kutladılar
birbirlerinin bayramlarını.

Artık bayramlar sadece birer "fırsat" oldu, yorgun bedenlerin dinlenmesi için...

Ve bir gün sanal alemle tanıştık ve yeniden hatırladık bayramlaşmanın keyfini...

Kenarı dantelli mendiller, parlak kağıda sarılı şekerler, madeni
demir banknot bayram harçlıkları yoktu belki ama bir küçük haber vardı dostlardan;
uzun süredir karşılaşmadığın, hala aynı adreste olup olmadığını bilmediğin...

Sanal da olsa hatırlandığını , unutulmadığını öğrendiğin..
...Ve eski, tek yaprak bayram kartlarında yazıldığı gibi:
Ramazan Bayramınız Mübarek Olsun
Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

<%Calendar%>
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Bağlantılarım

Arkadaşlarım

aisece
erva
yurekyanginlari
mehmet toprak
vaktivisal
Blogcu Yardım
mesale
cennetkokusu
umiddemir
azadgulu
uzakdost
ayvenur ...
Kitap Özeti
mavikoridor
cansofi
bennur76
agustosyagmuru50
vuslatgulu
e güN
ebrar67
guldiyarindan
delimavi32
surgunsehrim
ferzane
koyundanyavasgerek
Seyma .
usta28
guliahsen
Esmâ Lâ'l
araf21
pacelladan
mirobik
nuruhilal
zahidan
ezelinur23
zellankadef
zahidece
kübra ışık
umeyme
elifnun
zehrafindikli
evrenselsahihbilgimerkezi
nuruhilalramazan
kelebeklersonsuzaucar
esmalale
ozce
bilginerdogan
Derya Deniz
sebebim01
neyyire
velayetnurlari
army
imandelilleri
kumgibi
alaz01
selam merhaba
sedatuncer
insibag
selam dost
selam dost

<_script /><_script />