Çiçeem..

     

Ben bir ihtilal yılı doğmuşum. Sene 1980. Caddeler yollar, apoletler, paletler, ihanetlerle dolmuş. Bir köy çocuğuyum. Çatışmaların ırağında bir Pazar sabahı ezanlarla birlikte gelmişim dünyaya. Kavgalardan, fikirlerden, ideolojilerden uzak kimsenin bilmediği, senin bilmediğin bir köyde, senin olmadığın bir dünyaya gelmişim.   

 

 

Çayda balık tutmak, su kenarına uzanmak, bostanlara dalmak, komşunun yeni yumurtlayan tavuğunun yumurtasını aşırıp sarısını içmek. Diğer köyün çocuklarıyla maçlar yapmak, kavgalar etmek, küfürler savurmak ve gökyüzüne bakarak orada yeni bir dünya keşfedip hayaller kurmak gibi alışkanlıklarım vardı. Komşunun kızını ağlatıp sonra da “vallahi ben bir şey yapmadım onun ağlayacağı varmış” demek en masum yalanlarımdandı. Kayaların dibinde çöreklenmiş kara yılanları öldürür, korkanların üzerine atar, geceleri birbirimize cin hikayeleri anlatırdık. Karanlık basınca uluyan, ıslık çalan yüzyıllık kavağın içinde dev bir yılanın bulunduğu yalanına inanır, oradan koşarak ayrılırdık.

 

 

Korkusuzduk ya da öyle göstermek isterdik kendimizi, mezarlıkta geceleri ateş yakacağımıza dair iddaya girer, sonra da iddiaya gireni korkutmak için türlü oyunlar yapardık. Gözlerimiz ışıl ışıldı. Kim mutlu olmak isterse bir çocuğun gözlerine bakmalı. Perdelenmemiş, sis inmemiş yılgınlık nedir bilmeyen korkusuz çocukların gözlerine. İşte biz o çocuklardık.

 

Sen o zamanlar nerdeydin, nerelerdeydin çiçeem? Kaç yaşındaydın seni kimbilir kimler ağlatıyordu. Çiçeem, kalbimin pas tutmamış aynası, dünyanın en zeki, en inanmış varlıklarıdır çocuklar. Yedi yaşındaki bir çocuğa dünyayı değiştirmek istediğini söylersen, hayaller kurup sana kendi planlarını anlatır. Bu fikri yetmiş yaşındaki biriyle paylaşsan zaten dünyasını değiştirmek üzere olduğunu söyleyip, biz de bir zamanlar senin gibiydik diyecektir. Sonra akıllandık, büyüdük ihtiyarladık. Buna öğrenilmiş çaresizlik denilir çiçeem. Yani tecrübe…

 

Ben dünyayı değiştirecek ellerle geldim şehre. Ondandır bir tarafımın hep çocuk kaldığı. Kavgada bile masum bir taraf varsa yüzümde o çocuğun suçudur hep. Yoksa pankart taşıyan slogan atan sert yüzlü sert sözlü biri olmayı bende isterdim.

 

Çiçeem, sol yanımda yaram var, kalbim var. Onu taşıdığımı bilirim. Ondandır başıma gelenler. Sana tutulmam ondandır. Ah yerine Leyla demem hep ondandır. Bir kalbim olmasaydı, ah çekmesini bilmeseydim, ahlarım Leyla’ya dönüşmeseydi. Çiçeem sen olmasaydın. Senin, hep senin hasretini duymasaydım, Hep seni aramasaydım bir ömür. Bende sıkılmış yumruklarla yürürdüm hayatın üzerine.

 

Çünkü çiçeem, saklı umudum, bize inanmayı masallarla öğrettiler, sevmeyi göbek bağımızı Yusuf ile Züleyha kıssasının üzerinde keserek talim ettiler. Başı dumanlı dağları seyrederek büyüdük çiçeem. Haddimizi bilmemiz tevazumuz bundandır. Ova adamındaki kibir onun suçu değil hiç dağ görmeyişindendir. Bize haksızın karşısında olmayı, mazlumun hakkını savunmayı, yaşamak için ölmeyi, inancı için ölenin ölmediğini gösterdiler. Bizi H.z Ali cenkleriyle Köroğlu efsaneleriyle büyüttüler.

 

Her biri Köroğlu ve H.z Ali olarak yetişen yiğitleri bir davaya inandırmak ne kadar kolaydı. Hele ki genlerinde inanmışlık adanmışlık olan bir milletin çocuklarını.

 

Bizi ideolojiler mahfetti çiçeem, basiretsizler birbirimize düşman etti. Devlet milletine, milletinin varolma nedenine karşı suç işledi. Birileri çıkıp ülkesini Darul Harp ilan etti. Devleti soymak, vergi vermemek, cumaya gitmemek, kinle nefretle büyümek normal şeylerdi. Gün gelip yurt dışına işçi olarak gittiler. Kendi ülkesi darul harp olurda elin gavur memleketi olmaz mı. Bunlar sözde yaptıklarını dinleri için İslam için yapmaktaydı. Darul harpte faiz de yenirdi, namazda kılınmazdı. Elin gavurunu kazıklamak zaten sevaptı. Öyle çok sevaba girdiler ki, artık gittikleri memlekette istenilmeyen, güvenilmeyen, kişiler haline geldiler. Bizde buradan Almanya’da yabancı düşmanlığı yapılıyor diye hayıflandık durduk. Hanslara küfrettik, dindaşlarımıza acıdık.

 

Oysa onlar yaptıklarını sözüm ona inandıkları için yapıyorlardı. Onların bu hallerinden dolayı aziz dinlerine, dinimize hakaret edildiğini anlayamadılar. Peki ya bunların çocukları onlar düpedüz namussuz oldu. Hiçbir fikrin ideolojinin, inancın arkasına sığınmadan soyguncu olmayı başardılar. Zengin oldular hem de çok zengin.

 

İşte onların çocukları torunlarıdır bugün askerlik kalın geldiği için laik devlette askerlik inancıma aykırı diye vicdani ret kullananlar. Hangi inanca?! Mertçesini söylemek gerekirse git on beş ay askerlik yap diye ben düşmanıma tavsiye etmem. Ama bunu ferdi bir meseleden umumi bir hale de sokmam. Fitneyi milletin mayasına karıştırmam. Biz de askerlik yaptık çiçeem, Peygamber ocağıdır dedik rızayı ilahi için niyet ettik. Kalbimizi bozmamaya çalışarak yetmiş iki milletle bir yaşadık. Hristiyanı Yahudisi de vardı. Kürdü Ermenisi de… Onlar uyruklarını dinlerini gözetmeden gelmişlerdi. Bizler ise Müslüman Türk çocuklarıydık. Allah Allah diye cenge gidecek, bando mehteri vurduğunda yeşil askeri elbiseler içinde gözleri yaşaran Müslümanlardık. Nasıl askerlik yapmazdık, yapamazdık. Her birimizin soyunda bir şehit bir gazi vardı. Çünkü bu toprakların altında yatanları üstündekilerden daha fazlaydı.

 

Ahh çiçeem, kanadı  kırık kuşum, kalbimde pır pır eden yaralı serçem. İnanmak bir ressamın fırçasıyla boyanmak gibidir. Işık ışık renk renk çoğalan bir anlatıma kavuşmak gibi. Sen yüzümün en anlatımlı hali.

 

Bir anlatım kazanmak için yapılıyor yapılacak olanlar. İnsan sosyal bir hayvandır demişler çiçeem. Aidiyet duygusu arar. Kendini bir yere mensup hissetmek ister. Bu sebeptendir kiminin cemaate girmesi, kiminin sözüm ona Allah yoluna sülük etmesi. Bir cemaate mensup olanlar sürü psikolojisinin içinde rahat ve güvende hissetti kendilerini, bu bizden demenin huzurunu yaşadılar. Sayılarının çok olmaları kendilerine huzur verdi. Öyle ya her yerde adamı olanın işi hiç yarıda kalır mı? Sırtını bir cemaate yasladın mı tamamdır. Oysa huzur İslamdadır diye çıkılmıştı yola. Televizyonları, gazeteleri, dergileri oldu. Yeri geldiğinde dini hassasiyetler bir teferruat haline geliverdi çünkü hizmet her şeyden önemliydi. Sistemle barışık yaşamanın bir formülü bulunmuştu. İki ileri bir geri, hey gidi mehter başı hey…

 

  Ama onlara çok görmüyorum inan. Çünkü Hacı Ahmet amcanın basiretiyle aydınlanıyor yolları, buna da şükür. Benim kızdığım başka çiçeem. Bir mürşide bağlandığını bir ressamın fırçalarına kendini teslim ettiğini söyleyenlerle derdim. Kurdukları vakıf için hibe olarak cami arazisi alanlarla, orayı Müslümanlardan toplanan bağışlarla inşa edenlerle, caminin altını dükkanlarla doldurup dükkanları damatlarına akrabalarına 49 yıllığına peşkeş çekenlerle; Çiçeem dünyanın neresinde görülmüştür hayır için kurulmuş bir vakfın iflas ettiği. Vakıfları iflas ettiren, ağzından Allah kelamı düşmeyen soysuzlarla derdim. Allah diye diye kendinin ve çevresindekilerin küfrünü arttıranlara kem bakışım. Gün gelip siyasi rant ayaklarına kadar geldiğinde mürşitleriyle siyasi parti arasında kaldıklarında partinin kuyruğuna takılıp parti başkanlarını yeni mürşitleri ilan edenlerle kavgam. Seçim zamanı kendirine oy vermeyeni imansız kafir ilan edenlere sözüm. Mürşitlerini H.z İsa gibi çarmıha gerenler için söylediklerim. Woody Allen’ın dediği gibi “Tanrı işinde iyi para var” Tanrıyı bilmem ama Allah’ın da bir hesabı var ve Allah’a verilecek bir hesabınız var.

 

Ahhh, yani Leylam yani çiçeem. Kış vakti elimden düşürmediğim Nergisim. Yüreğim sızlıyor, ciğerim yanıyor. Kalbim beş yaşındaki çocuklar gibi şen ruhum 150 yaşındaki ihtiyarlar gibi donuk. Bir dağ başında veya bir köyde çiçekler yetiştirerek yaşamak isterdim. Bütün çiçeklerimi sana sunmayı hayal ederdim. Dışımın kalabalığından uzak içimin sesine yakın. Her yâdıma düştüğünde Küçük prens gibi “bir çiçekle başım dertte” derdim. Her çiçeğin bir ismi olur, her isme bir ütopya icat ederdim. Onlara kaderler çizer, ölümsüz kılmak için ölmeleri gerek derdim.. Oysa ki ben ihtilal çocuğuyum.      

 

Çiçeem bir ihtilal yılı doğdum. Sene 1980. Sarkık bıyıklı sert bakışlı ağabeylerle, yeşil gocuklu kirli sakallı ihtilalciler tanıdım. Hapisanede yatmış, hastaneye düşmüş işkence çekmiş inanmış adamlardı. Şimdi her birinin basılmış bir hatıra kitabı var. Ülkeyi kendilerinin sloganlarının, verdikleri dava şehitlerinin düzelttiğini söylüyorlar. Kendileri olmasaydı ülke ya kominist ya da faşist olacaktı. Ama şu hale bakın ki ikisi de olmadı. Olanlar çocuğunu okumaya gönderen annelere, yar yolu gözleyen yavuklulara oldu.

 

Ölen Ahmet’ti öldürülen Mehmet. Anladın mı çiçeem deniz suyu tuzludur. Tuz bütün çiçekleri öldürür. Tatlı sular denize kavuştuğunda umman olamayacaksa ölmeye mahkumdur. Umman olamadılar, tatlı su olarak da kalamadılar.

 

 Çünkü onlar inanmış adamlardı, H.z Ali cenkleriyle, Köroğlu efsaneleriyle büyümüşlerdi. Çünkü genlerinde inanmışlık adanmışlık vardı. Kayaların dibinde çöreklenmiş kara yılanları öldürür, geceleri birbilerine cin hikayeleri anlatırlardı. Karanlık basınca uluyan yüzyıllık kavağın içinde dev bir yılanın bulunduğu yalanına inanırlardı.

 

Kimse onlara uluyan dev kavağın içinin yıllarla oyulduğunu, içinin boş olduğunu geceleri çıkan rüzgarın kavağın içinden geçmesiyle bu seslerin çıktığını  anlatmadı. Cin hikayelerini birbirimizi korkutmak için uydurduğumuz unutuldu. Kaya diplerinde bulunup öldürülen kara yılanlar ise aslında kozaya yatmış tırtıllardı ve asla kelebek olamadılar. Bunları bir anlatan olmadı onlara.

 

Çiçeem göğüs kafesimi zorlayan yanım sancısını çektiğim bütün kuzulardır. Başta Önkuzu sonra ardından gelen bütün Ana kuzularıdır. Biliyorum bu söylediklerimin sert bakışlar karşısında hiçbir kıymeti yok.

 

Ülkücülüğün idrak, fikir ve estetikten yoksun bir şekilde partiye angaje olmak olarak algılandığı bu çağda benim ülküm, inanmışlığım kaç para eder.

 

Ben ki her yerin zencisiyim.

 

Şimdi traşlı saçlar sinek kaydılı yüzlerle dev ihalelere girenleri tanıyor musun? Leventdeki göğe doğru uzanan haramzade krallığı kimin? Hangi inanmış adamın hangi devrimcinin?

 

Sosyalistler, yani eski devrimciler çiçek pasajının rakı masası müdavimleri. Şerefe devrimci şehitlerimize diye savrulan kadehler. Sanatın yükünü çeken emekçiler, bir zamanlar sokaklarda yaptıklarını sinema salonlarında tiyatro salonlarında yapıp sözde cahil halkı aydınlatanlar… Asıl sizin şerefinize, siz olmasaydınız, biz hepten cahil kalmıştık.

 

Leyla yani ahh, yani çiçeem, Darul Harp, Alevi Sünni, sağ sol dediler sonra Türk Kürt deyip yaptılar ne yaptılarsa. Oysa dört harften ve aynı kelimelerden oluşmaktaydı iki milletin ismi de o kadar yakındılar işte. Önce ayrık otunu buldular. Sonra kavramlaştırdılar, daha sonra o kavram için terimler sıfatlar ürettiler. Bahaneler türettiler. Söyleyişi yaldızlı janjanlı ifadelerle süslediler. Önce ve hep zihinlerimizin ırzına geçildi. Önce o iğfal edildi. Zinanın adı sex olduğunda mübah sayıldı her şey. Eşe, dosta, dine, vatana ihanet mübah sayıldı. Oysa sadakati olmayanın eşi dostu dini vatanı da olmazdı, olamazdı. Olmadı da…  

 

Affet beni çiçeem, sıkılmış yumruklarla, dünyayı değiştireceğimi sandığım ellerimi hatırlayarak söyledim söylediklerimi. Yoksa çiçeem, yani Leyla yani ahhh.

 

Güzel insanlar gördüm, inanmış adanmış adamlar. Ruhuyla konuşanlar, kalbiyle söyleyenler. Bakınca Allah’ı hatırlatan yüzler gördüm. Samimiyet her haline sinmiş ihlas abidelerine rastladım. Her kesimden, her fikirden mertoğlu mertlerle tanıştım. Onları başımın üstünde tutarak, ayaklarına turab olarak söylüyorum bütün bunları.

 

Çiçeem, hala yarına dair, insanlığa dair bir umudum varsa şu dünyada sadıkların, mertlerin, emrolunduğu gibi dosdoğru olanların olmasındandır. Yoksa ideolojilerin, fikirlerin, kelimelerin söylevlerin yazılan kitapların insanları, insanlığı kurtarmayacağının farkındayım. O tatlı rüyadan uyandım. Sadık olmak Umman olmak zorundayım, zorundayız. 

 

Çiçeem senin dışında bir tek sevdam var.

 

Allah olamıyorsam, Allah’a en yakın şey olma sevdasındayım.

 

Belki de seni bir ömür bu yüzden aradım. Koltuk değneğim, sevincim, nergisim benim. Dağların içinden yol alan pınarlar gibi geçtin içimden, volkanlar gibi patladın. Sana sevdalı bir yürek dumanlı bir baş ve gerçekleşmesi zor olan hayaller getirdim, kendimi getirdim. Seni buldum. 

 

 Çiçeem, yani ahhh yani Leylaaaa, Leyla kim? Leyla kim mi? Leyla benim ütopyam…

 

                                                                           

 

 

                                                                                                   MURAT ÇERİ

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !